SON DAKİKA
Hava Durumu

Ayna

Yazının Giriş Tarihi: 26.02.2022 02:47
Yazının Güncellenme Tarihi: 26.02.2022 02:47

Önceleri hiçbir kadının hayır diyemeyeceği bir adamdı, Ulaş. Özünde samimiydi. Hani derler ya Hızır gibi yetiştin. İşte o yetişen Hızır’ın vücut bulmuş haliydi. Etrafındakiler tarafından sevilen, sayılan biriydi.  

Bugünlerde ise son derece perişan görünüyordu. Her sabah tıraşlı olan yüzüne artık ustura değmiyor gibiydi. Evden çıkmadan önce özenle taradığı uzun, kumral saçlarına şimdilerde şekil vermez olmuştu. Saçlarıyla karışan sakalları ve özensiz giydiği kıyafetleriyle Ulaş’ı Ulaş yapan her şeyden uzaklaşmış görünüyordu. Ondaki bu keskin değişikliği görenler bir şeylerin yolunda gitmediğini anlıyorlardı. Neler olup bittiğini anlamak ve yardımcı olabilmek için ellerini uzatıyorlardı. Kendisine uzanan bütün elleri bir bir reddediyordu. Üstelik bu reddediş, o güne kadar onda hiç görülmeyen, kabalıkla gerçekleşiyordu.

Evinin önüne yanaşan nakliye kamyonunu görenler şaşırıp kalmışlardı. Oysa Ulaş, yaşadığı bu evi uzun yıllar kurnaz müteahhitlerden korumayı başarmıştı. Yine de kimse onun bu evi müteahhide vereceğini düşünmüyordu. Kendine doğru yaklaşan mahallenin ihtiyarlarından Hacı Dayı’yı görünce büyük bir saygıyla selamladı.

Hacı Dayı: “Hayrola evlat?”dedi.

Günlerdir kimseyle konuşmayan Ulaş, sessizliğini bozdu:

-Yoruldum Dayı, çok yoruldum. Dinleneceğim bir yere gidiyorum.

-Gidiyor musun, kaçıyor musun evlat?

-Bilmiyorum, dedi. Yanına yaklaşan Hacı Dayı için kamyona yüklenen sandalyelerden birini kaldırıma koydu. Bu sırada daha önce mahallede kimsenin görmediği bir kadın Ulaş’ın evinden çıktı. Hacı Dayı ile Ulaş’ın yanına gelerek “Perdeleri almıyorum.”dedi.

-Kalsın onlar. Çakallar üşüşmesin.

-Tamam, dedikten sonra yeniden eve girdi.

            Hacı Dayı ilk defa gördüğü kadının arkasından uzunca baktı. “Kim bu kız, evlat?”

            -Hayat arkadaşım olduğunu söylüyorlar. İsmi Efnan.

            -Sen evli miydin?

            -Ailemin dediğine göre öyleymişim, dedikten sonra Hacı Dayı’nın gözlerine ne olur bana yardım et, battığım bu çukurdan beni kurtar dercesine baktı.

            Hacı Dayı, Ulaş’ın gözlerindeki bitmişliği, tükenmişliği, çaresizliği görebiliyordu. “Nereye taşınıyorsun?” diye sordu.

-Taşınmıyorum Hacı Dayı. Başka bir ev aldım. Hayat arkadaşım olarak evime yerleştirilen bu kadınla başka bir evde yaşayacağız. Burası da kalacak. Zaman zaman gelip kafamı dinleyeceğim sığınağım olacak. Yeni ev Marmara merkezde.

-Bu güzelim adayı bırakıp da merkeze gitmek de pek akla mantığa sığmıyor ama karar sizin. Neyse ki uzağa gitmiyormuşsun. Evi yerleştirdikten sonra çık gel.

-Tamam, Dayı akşama geleceğim, dedi.

Dayı’nın elini öpmeye yeltense de Hacı Dayı buna izin vermedi.

-Akşama görüşürüz evlat, dedi.

Yerinden doğruldu, kel başına inat çıkan gür beyaz saçlarını da yanına alıp gözden kayboldu.

            Gelen telefon da onu mutlu etmemişti. Geçimini yazarak kazanan bir yazar olan Ulaş, son günlerde yazdığı melankolik yazılar ile oldukça beğeni toplamaya başlamıştı. Bu beğeni kendisi için önemliydi. Çünkü bu yaşına kadar ailesinin desteğiyle hayatını idame ettiriyordu. Artık destek almadan yaşamaya başlaması onun için bir şey ifade etmiyor gibi görünüyordu. Telefonu kapattıktan sonra son eşyaları da yerleştiren işçilere dönerek “Siz çıkın biz de arkanızdan geleceğiz.”dedi. Efnan ile birlikte kir pas içinde olan arabasına bindi. Evine şöyle bir göz attıktan sonra derin bir iç çekti. Arabasını çalıştırıp kamyonun peşine takıldı ve gözden kayboldu.  

  *

* *

            Ulaş akşam olmadan merkezdeki sözde yeni evine, evlerine yerleşmiş ve adaya çoktan geri dönmüştü.

Adada yılın bu mevsimi sessiz, sakin ve huzurla dolu olurdu. Önceleri içi huzurla dolu olan bu adam aldığı nefesten bile zevk alamaz duruma gelmişti. İskele meydanındaki kafelerin doluluğu sezonun daha bitmediğini gösteriyordu. Kalıp sıcak bir çay içmek istese de Hacı Dayı onu bekliyor olabilirdi. Ulaş da söz verdiği gibi Hacı Dayı’nın evinin yolunu tuttu. Dışarıdan bakıldığında tek katlı bir gecekonduyu anımsatan geniş bahçeli eve girdi. Hacı Dayı, asma yapraklarının sarı tonlarının süslediği yolun bitimindeki, evin giriş kapısının sol tarafındaki küçük pencerenin önüne bir masa hazırlamıştı. Ulaş, masaya şöyle bir göz attı. Yalnız yaşayan, yaşı ilerlemiş bir adamın bu denli düzenli ve özenli bir sofra hazırlamasına şaşırmıştı.

Hacı Dayı, eşi dünyadan göçtükten sonra yalnız yaşayan bir adamdı. Bir emekli maaşıyla geçimini sürdürüyordu. Çok istemelerine rağmen eşindeki yumurtlama sorunu nedeniyle bir türlü çocukları da olmamıştı. Çocuk sahibi olamayan çiftlerin üçte birinde sebep erkekten kaynaklıyken üçte birinde de kadınlardan kaynaklı olduğu bilinirdi. Geri kalan üçte birlik kısımda ise sebep bulunamayan hastalar yer alıyordu. Sebep bulunamayan hastalar için başarılı tedaviler olsa da o dönemde eşinden kaynaklı sorun çocuk sahibi olmalarına engel olmuştu.

Hacı Dayı’ya seslendi. Cevap alamayınca merak edip içeriye girdi. Hacı Dayı Ulaş’ı görünce “Hoş geldin evlat. Lavabodaydım. Cevap veremedim.”dedi.

-Önemi yok Hacı Dayı. Yardım edebileceğim bir şey var mı?

-Yok evladım. Gördüğün gibi her şey hazır. Fırından balıkları alıp geliyorum.

-Dur, Dayı. Ben sana yardım edeyim, deyip çevik bir hareketle dayıdan önce mutfağa daldı. Fırından çıkardığı balıkları bakırdan yapılma servis tabaklarına alıp masaya götürdü. Geriye döndüğünde gördüğü manzara karşısında kalakaldı. Hacı Dayı elinde bir büyük rakıyla birlikte arkasından geliyordu.

-Ne oldu evlat? Hangi peygambere kulluk edeceğini şaşırmışçasına bir hale geldin.

Ulaş’ın konuşmasına izin vermeden sözlerine devam etti:

-Bana Hacı Dayı demelerine bakma evladım. Benim gerçek adım Hacı. Bende zamanında sen gibi her ihtiyacı olana yardıma koştuğum için Dayı lakabını taktılar. Böylelikle dillerde Hacı Dayı oldum kaldım, dedi. Masaya oturup Ulaş’a karşısındaki sandalyeyi gözleriyle işaret etti. Ulaş, tepelerine asılan sarımtırak ışığın belli belirsiz aydınlattığı sandalyeye biraz şaşkınlık çokça yorgunluğun bedeninde oluşturduğu bitkinlikle oturdu.

-Buraya geleceğinden pek ümidim olmasa da verdiğin cevaba istinaden sofrayı iki kişilik hazırladım. Seni buraya davet etmemdeki asıl amaç seni dinlemektir. Bana Tuğçe’yi anlat.

Hacı Dayı Tuğçe’nin adını duyduktan sonra nutku tutulan Ulaş’ın gözlerine kilitlenerek balığından bir çatal aldı. Biraz çiğnedikten sonra bugün seni bu balık gibi yutacağım der gibi yutkundu ve rakı servisini yaptıktan sonra önündeki kadehlerden birini Ulaş’a uzattı. Titreyen ellerine hakim olamayan Ulaş kadehi aldı. Konuşmuyordu. Konuşamıyordu. Hacı Dayı’nın Tuğçe’yi bilmesine ihtimal vermiyordu. Bunu yalnızca kendisi ve Tuğçe biliyordu. Beynin ayrı köşelerinde çakan yıldırımların bıraktığı soru sağanağının altında kaybolmak istemediğinden sorgulamadan anlatmaya karar verdi.

  *

* *

        2015 yılında Alanya’ya, yaz tatili için, Mehmet’in yanına gitmiştim. Bir gece eğlenmek için dışarıya çıktık. O gece bir kadın takıldı gözüme. Eğlendiğimiz mekânda, onlarca kadın arasında dikkat çeken yalnızca biri vardı. Alımlı, zarif, hafif uçarı halleri ortamda bulunan bütün erkeklerin dikkatini çekiyordu. Giydiği topuklu ayakkabılarla albenisini çoğaltıyordu. İnsanların kendisine baktığının bilincinde gibi görünüyordu. Bu ilgiyle alakalı olduğunu düşünüyorum ki gözlerinin içi etrafa ışıl ışıl mutluluk saçıyordu. Hele bir ressam gibi boyadığı, dudaklarının arasından gülüşleriyle birlikte ortaya çıkan inci dişleri ben buradayım diye haykırıyordu. Yirmi yedi yıldır böylesine denk gelmemiştim. Bu güzellik dünya üzerinde nadir bulunurdu. İşte bu sebeple onunla bir yolunu bulup tanışmalıydım. En az onun kadar ben de kendimin farkındaydım. Oynamazdım fakat o dönemlerde hep esrarengiz süsü verirdim kendime. Bu süs birçok kadının kendi ayaklarıyla bana gelmesini sağlamıştı.

Tuğçe…

            Etrafımı saran gözlerden hiçbiri onunkiler gibi değildi. Fakat o gözler beni hala keşfedememişti. Ben onlu hayaller kurarken o bütün ihtişamıyla arkadaşıyla dans ediyordu. Bir ara Mehmet ile benim bulunduğum tarafa döndü. Gülüşünü de peşine takarak ve el sallayarak bana doğru geliyordu. O anda elim ayağıma dolanmıştı. İstemsizce elimi ona el sallarken tepemde bulmuştum. Yaklaşıyordu. O adım attıkça içimi tarif edemediğim bir heyecan kaplıyordu. Ben bana geldiğinden o kadar emindim ki oturduğum yerden ayağa kalktım. Üstüme çeki düzen vermek isterken beni teğet geçip Mehmet’e sarıldı. Sonra bana dönüp Mehmet’e “Kim bu şapşal?”diye sordu. Mehmet de “Ulaş, üniversiteden arkadaşım, dostum, kan bağı olmadan kardeş olunabileceğini kanıtlayan adam.”dedi.  Bana doğru bir adım atarak tam karşımda durdu. İnce uzun parmaklarını tamamlayan zarif elini uzatarak “Memnun olurum, belki, ben Tuğçe…”diyerek elini uzattı.

“Umarım olursun, ben de Ulaş.” Cümleyi kurarken sesimin titreyerek beni küçük düşürdüğünü düşünüyordum ki Tuğçe “Bu zamanda bir kadın karşısında sesi titreyen bir adam kaldı mı?” diye sordu. Cevap veremedim. Mehmet araya bir kurtarıcı gibi girdi. “Bırak adamın üstüne oynamayı da gel otur.”dedi.

Onlar konuşuyordu bense barmenin hemen arkasını boydan boya kaplayan aynadan yansıyan silueti izliyordum. Giydiği çiçekli elbisenin kenarından çıkıntıları iyice belli olan omuzlarını, ince boynunu, beline kadar uzanan ince telli saçlarını, kalın kaşlarıyla bütünlük oluşturan iri gözlerini ve onları tamamlayan uzun kirpiklerini seyrederken o güne kadar hiçbir kadın için hissetmediğim şeyler hissetmeye başlamıştım.  Bu kesinlikle bir arzulama değildi. Yaşadığım onca ilişkide kadınları birer cinsel obje olarak görmüştüm. Bu kez istediğim bu değildi. Karşısına geçip aylarca, yıllarca belki de sonsuza dek bu güzelliği izlemek istiyordum. Kalbimde dondurduğum hiçbir sevgi yoktu. Eriyince meydana çıkmasından korktuğum bir şey de yoktu. Sevilecekse böylesine bir güzellik sevilmeliydi. Hem de donmasına izin vermeden, kıyamete dek…

Kendi kendime gelin güvey olurken Mehmet ile Tuğçe’nin kalktığını gördüm. İkisi birlikte bir başka masaya, arkadaşları olduğunu düşündüğüm kişilerin, geçtiler. Gittiği her yerde kahkahaların atılmasını sağlıyordu. İnsanı büyüleyen bir görünümü olduğu ortadaydı. Bense davet edilememenin verdiği iç burukluğuyla içmeye devam ettim. Aynadan onları izlerken yanıma gelip içki ısmarlatmaya çalışan iki kadına istemsizce içki söyledim. Onlar benim yanımda oturuyorlardı. Bense aynadan beni yalnızca görüntüsüyle allak bullak eden kadını izlemeye devam ediyordum. Bir ara Tuğçe kafasını benim bulunduğum tarafa çevirdi. Aynada göz göze gelmiştik. Az önce etrafını neşelendiren kadın bir hışımla oturduğu yerden kalkıp yanımızda bitiverdi. Yanımda oturan kızlardan birinin omzuna dokunarak kalın kaşlarını çattı: “Ne o, yolunacak başka adam mı kalmadı da benim erkeğime göz koydunuz?”dedi.  Öyle sesli ve sinirli kurmuştu ki cümleyi ben dahi oturduğum yerden kalkmak istedim. Kızlar da Tuğçe’nin sinirli bakışları altında yanımdan kalkarak yolunacak başka bir keriz bulmaya gittiler. Tuğçe, kızlar gittikten hemen sonra bana tek bir cümle etmeden arkadaşlarının yanına döndü.  Yine yalnız kalmıştım. Neden durduk yere gelip yanımdaki insanları kovmuştu? Mademki benimle konuşmayacaktı, ne diye yanımdaki insanlara durduk yere karışmıştı? Anlamlandırmaya çalışsam da engel olan ismini bilmediğim bir şeyler vardı. Düşünmeme de hissetmeme de engel olan bir şeyler… Hem bana dolaylı yoldan erkeğim de demişti. Sanki çalan şarkılar ruhuma anlamsızlığı yüklüyordu. Ruhum anlamsızlığa değil güzelliklere susamıştı. Güzellik istedikçe çelişkiler dünyasında bir yer bulmak da canımı çok sıkıyordu.

Saatler ilerliyordu. Onlar arkadaki masada eğlenirken ben Tuğçe’nin az önce bana yüklediği anlamsızlıklarla ve yalnızlıkla mücadelemde fazlaca içkiye sığınıyordum. Hayatım boyunca bu iki üç saatte düştüğüm kadar gülünç bir duruma düşmemiştim. Tanımadığım ve yalnızca dışarıdan seyrettiğim bir güzelliğe kapılmıştım. Yaşadığım bu durumdan çıkarabildiğim tek sonuç; birine kapılmak için, yıllardır kadınlar tarafından bir savunma aracı olarak kullanılan, “tanımak” şart değilmiş. Bağlanmak için bir ayna dahi yeterli olabiliyormuş.

Her neyse… Saatler geçiyordu, onlar eğlendikçe ben içiyordum. Ne kadar içtiğimi bilmiyorum. Mehmet, Tuğçe ve bir kadın barın önüne geldi. Mehmet “Haydi, gidiyoruz!”dedi.

-Nereye?

-Tuğçe’lerde devam edeceğiz.

-Ben eve gitsem nasıl olur?

-Saçmalıyorsun. Adam yemezler, korkma. Dedikten sonra onlar önde ben arkalarında dışarıya çıktık. Hepimiz alkollüydük bu yüzden arabalarla dönmek yerine taksi çevirdik. Bunu akıl edebilmek de bu durumda önemliydi. Son günlerde alkollü araç kullanmayı gösteriş olarak görenler türemişti.

İçeride kahkahalara boğulan üç kişi şimdi hiç konuşmuyordu. Büyük bir sessizlik bize yoldaşlık ediyordu. Kısa süren bir yolculuktan sonra bir apartmanın önünde durduk. Tuğçe önde biz arkada altıncı katta bulunan daireye girdik. Mehmet ile ben salona geçtik. Tuğçe ile adını öğrenemediğim kadın odalarına gidip üstlerini değiştirip kendilerinin hazırlığı özel karışımlı bir alkolle geldiler. Mehmet evindeymişçesine kalktı, kadehleri alıp geldi. Gerzek bir gülümsemeyle “Bugüne kadar içtiğin alkolleri, kokteylleri unut. Bundan bir kadeh iç bakalım, neyi ters göreceksin.”dedi. Kadınlar ona gülüyordu. Ben yine tepkisiz kalmayı seçmiştim. Bir taraftan da kaçamak bakışlarla Tuğçe’yi izliyordum. Yüzündeki makyajı çıkarmıştı. Makyajsız bu kadar doğal bir güzelliğe sahip olan birini ilk defa tanıyordum. Sürpriz yumurta gibi içinden ne çıkacağı belli olmayan bir kadındı. Her seferinde beni büyülemeyi başarıyordu. Kadehlerimiz bitince Mehmet ve isimsiz kadın yatacaklarını söyleyip bir odaya geçmişlerdi. Tuğçe’yle baş başa kalmıştık. Bir kadınla nasıl konuşulması gerektiğini çok iyi bilen ben, şuan söyleyecek bir kelime bulamıyordum. Sessizce elindeki boş kadehle oynayan Tuğçe’yi izlemeye devam ettim. Kafasını bana kaldırdığında göz göze gelmiştik. Sadece bakışıyorduk. O an beyin okuyabilme yeteneğimin olmasını çok istedim.

“İzlemeye devam mı edeceksin, yoksa kadehimi doldurmayı dener misin?”dedi, elindeki boş kadehi bana doğru uzatarak. Yerimden kalkıyordum ki “Boş ver, yenisine gerek yok, yanıma gel.”dedi.

            İşte bu gece başladı, Tuğçe ile ilişkimiz. Ani bir kararla yanına taşındım. Bir anda dünyamın merkezi haline geldi. Hayatımızdaki her şey o kadar hızlı ve inanılmaz şekilde güzel gelişiyordu ki bir rüya gibi geçip gitmesinden korkuyordum.

Korktukça da Tuğçe’ye kısıtlamalar getiriyordum. Bu kısıtlamalar onu eve kapatacak kadar ileri gitmişti. O şahane kadın ben ne dersem ikiletmeden yapıyordu. O isteklerimi yerine getirdikçe ben daha fazla bencil olmaya başladım. Eğlenmeye çıkıyordum. Başka kadınlarla takılıyordum ve gecenin sonunda eve dönüyordum. Tuğçe bıkmadan usanmadan beni bekliyordu. Üstelik halinden de memnun görünüyordu.

Bir gece, hayal meyal hatırlıyorum, söylediği cümle yüreğimi parçalamıştı. “Sonunda geldiğin yer yanım olduğu sürece seni hep bekleyeceğim.”demişti. Bu cümleden sonra yaptığım hatanın, hataların farkına varmıştım. Beni böylesine çıkarsız ve karşılıksız seven bir kadına yaşattıklarım hiç doğru değildi. Ona bir sürpriz yapıp evlilik teklifi ettim. Kabul de etti. Her şey onun istediği gibi olacaktı. Ta ki aileme evlenmek istediğimin konusunu açana kadar…

            Telefonu hoparlöre alıp meseleyi anlatmaya başladım. Ailem kesin ve net bir dille kendilerinin istemedikleri bir kadınla evlenirse beni reddedeceklerini söylediler. Suratlarına kapattım telefonu.

Bir yandan Tuğçe’nin gözlerinden süzülen yaşları silerken diğer yandan da günümüzde hala saçma sapan anlayışlara mecbur bırakılışımıza sövüyordum. O gece Tuğçe ile hiç konuşmadık. Uyuduk. Sabah lavaboya gittiğimde bir test çubuğu gördüm. Hamileydi. Baba olacaktım. Belki de dün ailemle konuşmadan önce bana bu müjdeli haberi verecekti. Ben o kadının bütün hayallerini suya düşürmüştüm.

Bana hep “Başıma gelen en güzel şeysin.”derdi. Ben onun başına gelebilecek en kötü şeymişim meğer.

            Yatak odasına gittiğimde “Öğrendin mi?”diye sordu.

Cevap bile veremeden sarıldım. Öptüm. Öptüm. Öptüm…

“Şimdi ne olacak?”dedi.

Ben bu soruya daha sonra cevap vereceğimi söyledim. O günün akşamına ailemin yanına gittim. Olanı biteni anlattım. Bana verdikleri tek cevap.

“O çocuk, bu dünyaya gelmeyecek!”oldu.

Benden kendi çocuğumun katili olmamı istiyorlardı. O çocuk dünyaya gelecek olursa yaşadığım bu lüks ve rahat hayatımın elimden alınacağını da söylediler.  Kendim çalışarak Tuğçe’ye ve doğacak evladıma rahat bir hayat yaşatamayacağımı ve onlara sorun bir baba olacağımı çok iyi biliyordum, ya da ben o zamanlar öyle hissediyordum.

Hemen o akşam yola çıkacaktım. İzin vermediler. Beni o gece kuzenimle nişanladılar, imam nikâhı kıydılar ve aynı yatağa bıraktılar.

Bugün gördüğün kadın odur. O günden bu güne onunla evliyim…

  *

* *

Hacı Dayı’nın gözleri dolmuştu. Kadehler bittikçe dolduruyordu.

“Peki, Tuğçe ve çocuğuna ne oldu?”

“İki gün sonra gittim Tuğçe’ye. Bu işin olmayacağını ve çocuğu istemediğimi söyledim. Hayallerine en büyük tekmeyi attım. Kürtaj için bir doktor ayarladım. Randevusunu aldım, ödemesini yaptım. Onu kaderiyle baş başa bırakıp döndüm. Üstelik bu konuşmayı onu ilk gördüğüm yerde, barda, yüzüne bakmaya cesaret edemeden aynadan yaptım.”dedi.

Gaddarca yaptığı yanlışları anlattıkça Ulaş’ın dağınık sakalları gözyaşlarıyla besleniyordu.

“Hacı Dayı, kimsenin bilmediği bu kadını sen nerden biliyorsun?”

“Bilmez olur muyum evladım. Çok iyi biliyorum. Tuğçe’den öncesi ve sonrası senin hayatını en iyi gözlemleyenlerden biri de benim. Çünkü Tuğçe benim kızım.”dedi. Hıçkırıklarına engel olamıyordu. Özgür de şaşkın, biraz da ürkek gözlerle ona bakıyordu.

“Nasıl, Hacı Dayı? Hani senin çocuğun olmuyordu?”

“Benim değil rahmetli eşimin olmuyordu. Ben de beni seven bir kadınla bir başka şehirde bir çocuk yaptım. İş ziyaretleri diye sık sık onların yanına gidip geldim. Dünyalar güzeli kızım da Tuğçe…

Sana bir müjde vereyim. Çocuğunun katili değilsin.”

“Anlamadım.”

“Bunda anlaşılmayacak bir şey yok. Tuğçe de Ulaş da yaşıyor. Kürtaja izin vermedim. Onu yaşatmayı ve günün birinde babasına kavuşturmayı hep istedim.”dediği sırada Ulaş omzunda bir el hissetti.

Geri döndüğünde ferini kaybettiği gözleri yeniden parladı. Tuğçe ve oğlu oracıktaydı. Bir nefes kadar uzağındaydı. Hayatını mahvettiği kadın aynı gözlerle bakıyordu Ulaş’a. Üstelik oğluna da günlerini zehir eden adamın adını vermişti. Gözlerinde nefret izleri yoktu. O zamanlarda yaşadığımız aynı sevgiyle, aşkla ve ümitle bakıyordu… Adeta şapşal ben geldim ne duruyorsun öyle, gel sarıl, seni özledim, der gibi bakıyordu.

Üstelik kucağında 3 yaşında bir çocukla, kendi oğluydu. Ölüme terk ettiği oğlu… Oluşan sessizliği kollarını babasına doğru açan Ulaş bozdu “Babaaaa!” Ulaş kendini kaybetmişti. Ne yapacağını, ne söyleyeceğini kestiremiyordu. Olduğu yere yığıldı, kaldı. Bayılmıştı.

Gözlerini açtığında şimdiki imam nikahlı eşi, Efnan, ve Tuğçe endişeli gözlerle ona bakıyorlardı.

Tuğçe buraya gelmeden önce kadına ulaşmış ve tüm olup biteni bütün çıplaklığıyla anlatmıştı. Bir tarafta para uğruna sevgisini içine gömüp, terk ettiği Tuğçe, diğer tarafta paranın ve ailenin eş olarak sunduğu kadın.

Ulaş, olanı biteni anlamaya çalışıyordu. Gözlerini odada gezdirdi. Üçünden başka kimse yoktu. Belli belirsiz sordu: “Oğlum nerde?”

“Uyuyor, merak etme.”dedi, ailesinin eş olarak sunduğu, imam nikahlı kadın ve devam etti: “Bütün bunları bana açıklasaydın, sana engel olmazdım. Olamazdım. Senin kadar vicdansızlaşamazdım. Bütün olanlara rağmen bu kadın çıktı sana geldi. Ne yapacaksın? Yine onları yüzüstü mü bırakacaksın? Sevgine ve oğluna sahip mi çıkacaksın?”

            Evlendiği günden bu yana eli eline değmeyen kadına baktı. Haklıydı.

Gözlerini hayatından bir rüya gibi geçen Tuğçe’ye çevirerek “İsterse, sahip çıkacağım.”

Tuğçe aldığı cevaptan mutluydu. Mutluluk gözyaşları yılların götüremediği güzel gözlerinden yanaklarına akıyordu. İki ses yankılandı odada:  Biri Tuğçe’den diğeri kuzenden.

            “Boş ol, boş ol, boş ol. Hep mutlu ol.”

            “Hoş geldin, başıma gelen en güzel şey.”

                                                                       SON

  

Yükleniyor..
En son gelişmelerden anında haberdar olmak için 'İZİN VER' butonuna tıklayınız.