Elif SÖZER
Çocukken ağaçların tepesinden inmezdim. Bahçemizde bir buçuk metre arayla duran iki erik ağacı vardı. Arasına hamak kurar sallanırdım. Sadece birkaç metre uzunluğundaki yeni dünya ağacına çıkmak kolaydı ama inerken hep zorlanırdım. Armut ağacının dik gövdesine tırmandıktan sonra incecik dalların en ucundaki armudu almaya çabalar, bazen başarılı olur bazen de armudu dalı sallayarak yere düşürürdüm. Hepsi benim arkadaşımdı. Baharın gelmesiyle evimizin arkasındaki tepelere çıkar, otların arasında büyüyen çuha çiçeklerinden bir demet yapardım. Üçüncü kata merdivenlerden değil de evi boydan boya saran asmadan inip çıkmak çok daha heyecan vericiydi. Akşamları aynı yöntemi kullanan kedilerim için pencereyi açık bırakır, sabaha kadar “mırrr, mırrr”lar eşliğinde onlarla uyurdum.
Yaz geldiğinde annem evden çıkınca mutfaktaki ahşap merdivenden çatıya çıkar, önce dik çatılarda sirk cambazı edasıyla yürür, sonra da papatya suyu sürdüğüm saçlarımın sararması için boylu boyunca çatının sota yerine uzanırdım. Oysa saçlarım zaten sarıydı; çocukluk işte. Yağmur yağdığında şişkin göbeğine asma dalları dolanmış pencere korkuluğuna minderleri doldurur, üzerime bir yorgan alır, yağmurun sesinde uyurdum. Çok sonraları fark ettim; o şişkin göbeğin, yağmur sesinin ve benim cenin pozisyonunda orada uyumamın nedenini.
“İneklerin neden selülitleri yoktur?” diye sorsam ne dersiniz. Söyleyeyim: Kırıtarak yürüdükleri için. Komşumuzun horozundan pek korkardım; her seferinde peşime düşerdi
Evimizin önünde akan derenin derin kuyu denilen derin yerinde kardeşlerim yılanlarla beraber yüzerlerdi. Onlar ve yılanlar yüzer de ben eksik kalır mıyım? Anneme “Ben de yüzeceğim” dedim bir gün. Kuyunun başında durdum, “Bir, iki, üüççç, hoopp, cumburloopp.” Suya balıklama daldım çıktım, ve hemen duvarın başında duran anneme baktım, olimpiyat madalyasını kazanmış milli yüzücü edasıyla; “Aferin, devam devam!” şeklindeki mimikleri ve el-kol hareketiyle daha bir cesaretlenip yüzmeye devam ettim. Neyse ki yılanlarla karşılaşmadım. Derenin sığ yerlerinde kendimi suya bırakır ve taa aşağılara kadar suyun beni götürmesine izin verirdim. Bu “akışta kalma” hâli, derenin bir yerinde kayaya çarpıp “ıghhh” diyene kadar devam ederdi.
Velhasıl doğanın içinde, zenginleştirilmiş çevrede büyümenin bahşettiği neşe, enerji, duyarlılık, duygusal esneklik, rezilyans bütün yaşam serüvenimde yoldaşım olmaya devam ediyor.
İşte bunlar hep nöromimari. Hikâyenin devamı Nöromimari Metamorfoz'da.