Elif SÖZER
Yedi-sekiz yaşlarındayken bir pazar günü ailecek kayık gezisine çıkmıştık. Kıyıya yanaşırken babam “Atlayın.” dedi. Titanik filmi o yıllarda henüz çekilmemiş olsa da Rose edasıyla pruvada duran ve atlamak için komut bekleyen ben bir anda kendimi Karadeniz’in deli sularına bıraktım. "Bir, iki, üüçç, hoooop, cumburloopp." Adı üstünde deli bu ya! Ters yönde bir dalga geldi ve kayık bir anda beni altına aldı. Kayık ve dalga beni dibe doğru iterken korkmadığımı, akıntıyla aynı yönde kayığın ters istikametinde yüzeye doğru çıkmaya çalıştığımı hatırlıyorum. Suyun altında biraz fazla kalınca annem boğulduğumu sanarak çok korkmuş. Hâlâ anlatır. Fetal maternal mikrokimerizm işte. Halk arasında annelik deniyor. Çocuk anneden download olurken annenin beynine kaygıyı, korkuyu upload eden hücre alışverişi sistemi.
Vapura binice aklıma bu anı geldi ve vapurun pupa kısmına şekil A’da görüldüğü gibi oturdum. Bir anda babamın sesi beni gıdıkladı. Muzip adamdı vesselam. Ama bu sefer atlamak yerine -ufak bir senkronizasyon hatası olsa da dans ettim dalgalarla. Titanik’in romantizmi yoktu belki ama bir The Little Mermaid, Kayıp Balık Nemo, Moana esintili mutluluk, eğlence ve neşe eşlik ediyordu dansımıza. Buz Devri’nden Sid’in tonundan söylediğim şarkılar da yükseliyordu fonda.
Dalgadan dalgaya konudan konuya atlayıp çocukluğumdan kalma bir aforizmayı da (!) şuracığa iliştireyim: “Hayallerim suya düştü ama boğulmadılar. Çünkü onlara yüzme öğretmiştim.”
Hayallerime yüzmeyi öğretirken “akışa bırakmayı da” öğrendim. Her dalgada biraz daha ruhumun derinlerine dalarken yeniden yüzeye çıkmayı da öğrendim.
…velhasıl her suya düşüşte daha iyi yüzmeyi öğrendim.