Gülsün İcik YILMAZ
Merhaba değerli okurlarım,
Son günlerde ekranlarda okullardan gelen görüntüleri izlerken aklımdan aynı soru geçip duruyor: Ne oluyor çocuklarımıza, okullarımıza, bize?
Bir okulun önünde silah sesleri, başka bir yerde akran zorbalığı görüntüleri, kavgalar, tehditler... İzliyoruz, üzülüyoruz, öfkeleniyoruz. Bir süre herkes konuşuyor. Sonra gündem değişiyor. Fakat ertesi sabah çocuklarımız çantalarını sırtlarına takıp yine aynı okul kapılarından içeri giriyorlar.
Geçtiğimiz günlerde Manisa'nın Turgutlu ilçesinde 15 yaşındaki bir çocuğun okul yakınından öğrencilere doğru ateş açması sonucunda 11 öğrenci yaralandı. Olayın ardından Millî Eğitim Bakanı Yusuf Tekin, ilk ifadelerde akran zorbalığından söz edilmesine rağmen öğrencinin okula yalnızca birkaç gün devam etmiş olması nedeniyle olayın doğrudan akran zorbalığıyla açıklanamayacağını belirtti. Saldırıda kullanılan silaha çocuğun ev ortamından ulaşabilmiş olması ise üzerinde ayrıca düşünülmesi gereken bir konu.
Dün ise Osmaniye'de bir öğretmenin, görev yaptığı okulun bahçesinde yeğeninin silahlı saldırısı sonucu hayatını kaybettiğini izledik. Bu olayın da akran zorbalığıyla ilgisi yok. Ancak birbirinden farklı nedenlerle gerçekleşmiş olsalar da şiddetin okulun kapısına, bahçesine ve çocukların günlük yaşam alanına kadar ulaşması beni düşündürüyor.
Ben tam da burada durmak istiyorum.
Elbette okul kapısındaki güvenliği, kameraları, denetimleri ve çocukların silaha erişimini konuşmalıyız. Bunların her biri önemli. Ama yalnızca kapıyı nasıl daha güvenli hâle getireceğimizi konuşursak, kapıya gelene kadar neler olduğunu kaçırabiliriz.
Bir çocuk şiddeti nerede öğrenir?
Başka bir çocuğu aşağılamanın, onu küçük düşürmenin, korkutmanın ya da dışlamanın kendisine güç verdiğini ne zaman fark eder? Öfkelendiğinde vurmayı, tehdit etmeyi veya zarar vermeyi hangi noktada bir seçenek olarak görmeye başlar?
Ve belki de cevaplaması daha zor olan soru şu: Biz yetişkinler bütün bunların neresindeyiz?
Zorbalık yeni bir mesele değil. Fakat artık okul bahçesinde de kalmıyor. Telefonla eve geliyor, çocuğun odasına giriyor, bazen gece boyunca devamediyor. UNESCO'nun verilerine göre dünyada yaklaşık her üç öğrenciden biri ayda en az bir kez okulda zorbalığa maruz kalıyor. Siber zorbalığın da giderek büyüyen bir sorun olduğuna dikkat çekiliyor.
Türkiye'deki veriler de üzerinde düşünmeye değer. Millî Eğitim Bakanlığının yayımladığı TIMSS 2023 Türkiye Raporunda öğrencilerin yüzde 26'sı kendileriyle alay edildiğini veya kendilerine lakap takıldığını, yüzde 25'i ise haklarında yalan söylendiğini ifade etmiş.
Bunlar birer sayı. Ama her sayının arkasında okula giden bir çocuk var.
Sabah hazırlanırken belki karnı ağrıyan, servise binmek istemeyen, teneffüste yalnız kalmamak için bir köşeye saklanan ya da eve geldiğinde odasının kapısını kapatıp “Bir şey yok” diyen bir çocuk...
Bazen de diğer tarafta, başka bir çocuğa zarar veren bir çocuk var.
Burada önemli bir ayrımı yapmak gerektiğini düşünüyorum. Her anlaşmazlık zorbalık değildir. Çocuklar tartışabilir, birbirlerine kızabilir, zaman zaman çatışabilirler. Zorbalık ise genellikle tekrarlayan zarar verme davranışı ve taraflar arasındaki güç eşitsizliğiyle birlikte ele alınır.
Ama benim asıl merak ettiğim bundan da öncesi.
Bir çocuk şiddeti ilk kez okulda mı öğreniyor?
Evde öfkelendiğimizde kullandığımız dile hiç dikkat ediyor muyuz? Trafikte biri önümüze geçtiğinde ağzımızdan çıkanlara? Evde bir anlaşmazlık yaşandığında birbirimize nasıl davrandığımıza? Çocuğumuz arkadaşından bahsederken o çocuğu küçümseyen sözler söyleyip söylemediğimize?
Çocuğa “Kimseye vurma” diyebiliriz. “Arkadaşınla dalga geçme” de diyebiliriz. Fakat aynı çocuk yetişkinlerin sorunlarını bağırarak, hakaret ederek, aşağılayarak ya da tehdit ederek çözmeye çalıştığını görüyorsa, söylediğimizle gösterdiğimiz birbirinden ayrılıyor.
Çünkü çocuklar yalnızca kendilerine söylediklerimizi öğrenmiyorlar. Bizi izleyerek de öğreniyorlar. Bir başka noktayı da önemsiyorum. Zorbalığa maruz kalan çocuğu korumak elbette ilk sorumluluklarımızdan biri. Fakat yalnızca ona bakarsak diğer çocuğu gözden kaçırabiliriz.
Zorbalık yapan çocuğun davranışına sınır koymak gerekir; ancak davranışın arkasında ne olduğunu anlamaya çalışmak da önemlidir. Bir gruba ait olmaya çalışıyor olabilir, öfkesini başka türlü ifade etmeyi öğrenememiş olabilir, kendisi de şiddete tanıklık etmiş olabilir. Bunlar bir çocuğun başka bir çocuğa zararvermesini haklı çıkarmaz. Fakat yalnızca cezaya odaklanıp “Neden?” sorusunu sormazsak davranışı durdurmaya çalışırken onu besleyen zemini gözden kaçırabiliriz.
Bence okul güvenliğinin görünmeyen tarafı biraz da burada başlıyor.
Bir çocuğun okulda, “Beni burada gören biri var” diyebilmesi...
Teneffüste sürekli yalnız kalan çocuğun fark edilmesi. Birden derslere girmek istemeyen çocuğun nedeninin merak edilmesi. Arkadaşlarına karşı giderek daha öfkeli davranmaya başlayan öğrencinin yalnızca “problem çıkarıyor” diye etiketlenmemesi. Bir çocuk “Size bir şey anlatmam gerekiyor” dediğinde, karşısındaki yetişkinin gerçekten durup onu dinlemesi.
Nitekim Millî Eğitim Bakanlığı da bu yıl yaşanan ağır olayların ardından yalnızca fiziki güvenlik tedbirlerini değil; çocukların davranışlarındaki risk işaretlerinin erken fark edilmesini, okul-aile-rehberlik birimleri arasındaki iletişimi ve koruyucu-önleyici çalışmaların güçlendirilmesini gündemine aldı.
Bunun önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü şiddet ortaya çıktığı anda gördüğümüz şey bazen uzun zamandır devam eden bir sürecin yalnızca son halkası olabilir.
Ve burada sorumluluğu sadece okula yüklemek de kolaycılık olur.
Aile var. Okul var. Öğretmen var. Çocuğun arkadaş çevresi var. İzlediği içerikler, kullandığı dijital ortamlar, gördüğü yetişkinler var. Kısacası çocuğun içinde büyüdüğü koskoca bir dünya var.
O dünyayı da biz yetişkinler kuruyoruz.
Belki bu akşam çocuğumuza “Bugün okulda ne yaptın?” diye sormak yerine biraz farklı sorular sorabiliriz.
“Bugün seni üzen bir şey oldu mu?”
“Bir arkadaşının yalnız kaldığını gördün mü?”
“Birisi sana ya da başka birine kötü davrandığında ne yaparsın?”
Ve belki en önemlisi:
“Başına bir şey gelirse bana anlatabileceğini biliyor musun?”
Son günlerde ekranlarda gördüğümüz görüntüler beni korkudan çok sorumluluk üzerine düşündürüyor. Çünkü çocuklarımız için güvenli okullar istiyorsak yalnızca okul kapılarını güçlendirmemiz yetmeyebilir. Çocukların birbirleriyle nasıl ilişki kurduklarına, öfkeyle ne yaptıklarına, dışlanan çocuğa kiminyaklaştığına ve yardım isteyen bir çocuğun sesinin duyulup duyulmadığına da bakmamız gerekiyor.
Bir çocuğa şiddetin yanlış olduğunu söylemek kolay.
Asıl mesele, ona şiddete ihtiyaç duymadan yaşayabileceği başka yollar olduğunu gösterebilmek.
Ve belki de bütün bu görüntülerin ardından önce çocuklara değil, kendimize sormamız gereken soru şudur: Biz çocuklarımıza nasıl bir dünya gösteriyoruz?
Çünkü çocukların hayatındaki en önemli derslerin bazıları tahtaya hiç yazılmıyor.