Gülsün İcik YILMAZ
  23-10-2026 17:36:00

Çocuğum Yanımda Ama Ben Telefondayım

Merhaba değerli okurlarım,

Bugün, son zamanlarda dikkatimi çeken bir konuyu kaleme almak istedim. Aslında hepimizin sık sık karşılaştığı tanıdık bir görüntü bu: Çocuk bir şey anlatıyor, anne ya da baba telefona bakıyor. Çocuk biraz daha anlatıyor, karşısındaki “hı hı” diye cevap veriyor ama gözler hâlâ ekranda.

Belki hepimiz zaman zaman yapıyoruz bunu.

Bir mesaj geliyor, işten biri yazıyor, okul grubuna bakıyoruz, sosyal medyada iki dakika diye giriyoruz… Sonra o iki dakika uzuyor. Çocuğumuz yanımızda, biz de onun yanındayız gibi görünüyoruz ama acaba gerçekten orada mıyız?

Geçtiğimiz günlerde bununla ilgili bir kavrama rastladım: phubbing.

Telefon anlamına gelen “phone” ve birini görmezden gelmek anlamındaki “snubbing” kelimelerinin birleşiminden oluşuyor. Ebeveynin, çocuğuyla birlikteyken dikkatini sık sık telefona vermesi için de “parental phubbing” kavramı kullanılıyor.

İlk okuduğumda biraz sert geldi bana bu ifade. Çünkü hiçbir anne babanın çocuğunu bilerek görmezden geldiğini düşünmüyorum.

Hayatımız artık telefonun içinde.

İşimiz orada, banka orada, okul mesajları orada, arkadaşlarımız orada. Şahsen ben de birçok projemi ve çalışmamı telefon üzerinden yönetiyorum. Bazen çocuğumuzla ilgilenirken bile başka bir sorumluluğu yetiştirmeye çalışıyoruz.

O yüzden mesele “Telefon kötüdür, bırakın” demek değil bence.

Asıl mesele, telefonun bizimle çocuğumuzun arasına ne kadar girdiğini ve bunun iletişimi, ilişkiyi, hatta çocuğun psikososyal gelişimini nasıl etkileyebileceğini fark edebilmek.

Bu konuda Türkiye’de, 11-14 yaşlarında çocuğu olan 634 ebeveynle yapılmış bir araştırma özellikle dikkatimi çekti. Araştırmada ebeveynlerin telefonla meşguliyetleri ile çocukların bazı psikososyal güçlükleri ve duygu düzenleme sorunları arasında ilişki bulunduğu görülüyor.

Burada önemli bir nokta var. Bu araştırma “Telefonuna bakan her ebeveyn çocuğuna zarar verir” demiyor. Böyle bir cümle kurmak da doğru olmaz.

Ama bana başka bir şeyi düşündürdü:

Bir çocuk bize bir şey anlatırken, gözümüzün sürekli başka bir yerde olması onda nasıl bir his bırakıyor?

Belki çocuk bunu o anda “Annem beni önemsemiyor” diye düşünmüyor.

Ama birkaç kez anlatıp karşılık bulamadığında daha az anlatmaya başlayabilir mi?

“Sonra söylerim” diyebilir mi?

Ya da zaman içinde kendi telefonuna, kendi odasına, kendi dünyasına daha fazla çekilebilir mi?

Bence üzerinde durulması gereken yer tam burası.

Çocuklarımızın psikososyal gelişimini desteklemek için onları kurslara götürüyor, farklı etkinliklerle buluşturuyor, yeni bilgiler öğrenmeleri için imkânlar yaratıyoruz. Sosyal becerileri gelişsin, kendilerini ifade edebilsinler, özgüvenleri artsın, duygularını yönetebilsinler istiyoruz.

Bunların hepsi elbette çok kıymetli.

Ama bütün bunların yanında çocuğun gündelik yaşamın içinde deneyimlediği ilişki biçimi de önemli.

Dinlenmek.

Görülmek.

Sorusu küçümsenmeden cevap bulmak.

Duygusu hemen susturulmadan anlaşılmaya çalışılmak.

Bir şey anlatırken karşısındaki kişinin gerçekten orada olduğunu hissetmek.

Bunlar da çocuğun psikososyal gelişiminin önemli parçaları olabilir.

Çocuklarla kaliteli zaman geçirmek denildiğinde bazen çok büyük şeyler düşünüyoruz. Etkinlikler planlıyor, bir yerlere götürüyor, oyuncaklar alıyor, kurslara yazdırıyoruz.

Oysa bazen kaliteli zaman çok daha küçük bir yerde saklı olabilir.

Anlatırken yüzüne bakmak.

Bir şey gösterdiğinde gerçekten dönüp bakmak.

Telefon çaldığında her seferinde ona uzanmamak.

Sorusu bitmeden cevaba başlamamak.

Belki sadece beş dakika…

Ama gerçekten ona ait beş dakika.

Başka araştırmalarda da ebeveynin telefonla yoğun biçimde meşgul olmasıyla çocukların bazı duygusal ve davranışsal güçlükleri arasında ilişkiler bildiriliyor. Bunların tek başına neden-sonuç ilişkisi kurmamıza yetmeyeceğini yine söylemek gerekir. Ama farklı çalışmalar benzer bir noktaya işaret ettiğinde insan ister istemez kendine dönüp bakıyor.

Biz çocuklarımızdan telefonu bırakmalarını isterken onlar bizi nasıl görüyor?

“Telefonu bırak.”

“Biraz bizimle otur.”

“Sürekli ekrana bakma.”

Bu cümleler sanırım birçok evde duyuluyor.

Peki yemek yerken bizim telefonumuz nerede?

Çocuğumuz okulda yaşadığı bir şeyi anlatırken elimiz ne yapıyor?

Birlikte yürürken, arabada giderken, parkta otururken gözümüz kaç kez ekrana gidiyor?

Çocuklar söylediklerimiz kadar yaptıklarımızı da görüyorlar.

Hatta bazen davranışlarımız, verdiğimiz nasihatlerden çok daha güçlü bir mesaj taşıyor.

Elbette hayatımızdan telefonu çıkarmamız mümkün değil. Böyle bir öneri gerçekçi de olmaz. Hepimizin işi var, sorumlulukları var, yetiştirmemiz gereken şeyler var.

Ama belki bazı anları koruyabiliriz.

Yemek masasını mesela.

Okuldan geldiğinde ilk birkaç dakikayı.

Uyumadan önce yaptığı kısa sohbeti.

Arabada birlikte geçirdiğimiz yolu.

Ya da “Anne, sana bir şey anlatacağım” dediği o anı…

Çünkü çocuk bugün bize çok önemsiz görünen bir şey anlatabilir. Arkadaşının söylediği bir söz, teneffüste yaşanan küçücük bir olay, izlediği bir şey…

Ama o küçük anlatıların içinde aslında iletişim kuruluyor.

Çocuk bize gelmeyi öğreniyor.

“Beni burada dinleyen biri var” diye düşünüyor.

Belki bugün anlattığı şey küçücük.

Ama yarın gerçekten önemli bir şey yaşadığında kime gideceğini, biraz da bugün verdiğimiz cevaplardan öğreniyor.

Sanırım bu yüzden mesele yalnızca çocuğumuzla kaç saat geçirdiğimiz değil.

O saatlerin ne kadarında gerçekten dikkatimizin onda olduğu.

Bir gün çocuklarımız büyüyecek. Kendi hayatları, kendi telaşları ve elbette kendi telefonları olacak.

Belki o zaman biz onlara bir şey anlatırken onların gözü ekranda olacak.

İşte o gün kırılmadan önce bugün kendimize şu soruyu sormakta fayda var:

Çocuğum yanımdayken, ben gerçekten onun yanında mıyım?

Bazen bir çocuğun ihtiyacı daha fazla oyuncak, daha fazla etkinlik, daha fazla kurs ya da daha fazla nasihat değildir.

Bazen sadece telefonu masaya bırakıp yüzüne bakmamızdır.

Çünkü çocuğun psikososyal gelişimi yalnızca öğrendiği bilgilerle değil; günlük yaşamın içinde nasıl dinlendiği, nasıl karşılık gördüğü ve ilişkilerinde kendini ne kadar güvende hissettiğiyle de şekillenir.

Üstelik çocuk, gerçek ve samimi bir iletişimin nasıl kurulduğunu da önce en yakın ilişkilerinin içinde öğrenir. Dinlenerek dinlemeyi, görülerek görmeyi, kendisine alan açıldığında başkasına da alan açmayı deneyimler.

Belki de bugün ona ayırdığımız o bölünmemiş birkaç dakika, yarın kuracağı ilişkilerin diline dönüşür.

Ve sonunda mesele sadece telefonu bırakmak değildir.

Mesele, çocuğa bir insanla gerçekten bağ kurmanın nasıl bir şey olduğunu gösterebilmektir.

  YAZARIN DİĞER YAZILARI
ŞANS OYUNLARI
BİZİ TAKİP EDİN
  • YUKARI