Özkan Öztürk
Bir ülkede adalet yalnızca mahkeme salonlarında aranmaz.
Adalet, market kasasında, ekmek kuyruklarında da aranır.
Elektrik faturasının altında da…
Maaş bordrosunda da…
Devletin vergi dairesinde de…
Çünkü vergi, devlet ile vatandaş arasındaki en çıplak aynadır.
O aynaya baktığınızda toplumun nasıl bölündüğünü görürsünüz.
Türkiye'de en çok kazananla en az kazanan arasındaki makas hâlâ son derece açık. TÜİK'in son gelir dağılımı verilerine göre toplumun en zengin yüzde 20'si toplam gelirin yüzde 48'ini alırken, en yoksul yüzde 20'nin payı yalnızca yüzde 6,4.
Şimdi soralım:
Bu kadar büyük bir gelir farkının olduğu bir ülkede vergi yükü de aynı ölçüde adil mi?
İşte asıl mesele burada başlıyor.
Çünkü maaşlı insanın geliri daha eline geçmeden vergi kesilir.
Esnafın kazancı kayıt altındaysa vergi kaçamaz.
Emeklinin geliri bellidir.
İşçinin bordrosu bellidir.
Ama servetin, kayıt dışı kazancın, gerçek ticari gelirin ve büyük ekonomik gücün vergilendirilmesi söz konusu olduğunda tartışma büyür.
Maalesef ülkemizde o kadar adil olmayan bir vergi sistemi var...
Türkiye'nin vergi yapısında dolaylı vergilerin ağırlığı, gelir ve servet üzerinden alınan dolaysız vergilerin görece düşük kalması, vergi adaleti tartışmasının merkezinde duruyor. TÜİK'in Devlet Hesapları verisine göre 2024'te Türkiye'de dolaysız vergilerin GSYH'ye oranı yüzde 6,1 olarak gerçekleşti.
Dolaylı verginin acı tarafı şudur:
Zengin de aynı ürünü alır, yoksul da.
Ekmek alırken aynı vergi.
Akaryakıt alırken aynı vergi.
Telefon alırken aynı vergi.
Elektrik tüketirken aynı yük.
Ama zenginin cebinden çıkan bin lira ile yoksulun cebinden çıkan bin liranın anlamı aynı değildir.
Birinin bütçesinde küçük bir çiziktir.
Diğerinin sofrasından eksilen ekmektir.
Vergi almak kolaydır.
Asıl mesele kimden, ne kadar ve hangi adalet duygusuyla vergi aldığınızdır.
Devlet vatandaşından vergi isterken yalnızca "ne kadar toplayabilirim?" diye sormamalıdır.
"Bu yük kimin sırtında?" diye de sormalıdır.
Devlet para lazım olduğunda ilk kaynak yeni vergiler çıkarmak ile vergi oranlarını yüksletmek olmamalı...
Katma değer üretmeli...
Üreten ihracat yapan bir ülke olmalı... Devlet, sadece halktan aldığı vergilerle ayakta kalamaz...
Bir ithal arabanın vergisiz fiyatı birbuçuk milyonken, özel tüketim vergisi ve katma değer vergisi eklenince aracın fiyatı üçbuçuk milyon liraya geliyor. Arabayı üreten firma bizim devlet kadar para kazanmıyor maalesef...
Yeni çıkan İPhone telefon modelinin en üst seviyedekinin fiyatı 350 bin lira civarında mesela...
Bu gidişe devlet bir son vermeli. Çünkü sürekli aynı kesime yük bindirilen bir toplumda vergi, kamu hizmetinin finansmanı olmaktan çıkar; vatandaşın devlete olan güvenini aşındıran bir yük haline gelir.
Daha da tehlikelisi şudur:
İnsanlar bir süre sonra vergi ödemekten değil, başkalarının ödemediğini düşünmekten öfkelenmeye başlar.
İşte toplumsal adaleti kemiren şey budur.
Bir vatandaş, "Ben her ay vergimi ödüyorum; peki benden çok kazanan neden benim kadar yük taşımıyor?" diye soruyorsa, mesele artık yalnızca ekonomi değildir.
Mesele vicdandır.
Devletin görevi herkesten aynı miktarda vergi almak değildir.
Gücü yetenden daha fazla, gücü yetmeyenden daha az almak; bunu şeffaf, ölçülebilir ve hakkaniyetli yapmak devletin temel görevlerinden biridir.
.
Bugün milyonlarca insan "Ay sonunu nasıl getireceğim?" diye düşünürken, toplumun bir başka kesimi servetini nasıl daha da büyüteceğini hesaplıyorsa, aradaki uçurum yalnızca ekonomik değildir.
O uçurumun içinde umut vardır.
Güven vardır.
Devlete bağlılık vardır.
Toplumsal huzur vardır.
Ve en önemlisi, adalet duygusu vardır.
Unutmayalım:
Bir toplumda yoksulluk yalnızca paranın azlığıyla büyümez.
Adaletsizlik hissiyle büyür.
İnsan fakir olabilir.
Ama kendisine adil davranıldığını hissediyorsa umut eder.
Fakat insan biraz daha az kazanıp sürekli kendisinin ezildiğini, başkasının ise kuralları kendisi için esnetebildiğini düşünüyorsa, işte o zaman mesele ekonomik olmaktan çıkar.
Kırgınlığa dönüşür.
Öfkeye dönüşür.
Umutsuzluğa dönüşür.
Vergi, devletin vatandaşa uzattığı el olmalıdır.
Vatandaşın cebine uzanan bitmeyen bir el değil.
Devlet güçlü olmalıdır.
Ama devletin gücü vatandaşın cebinden aldığı verginin miktarıyla değil, o vergiyi ne kadar adil topladığı ve ne kadar doğru harcadığıyla ölçülmelidir.
Çünkü bir ülkede zengin daha zengin, yoksul daha yoksul oluyorsa ve orta sınıf her geçen gün biraz daha aşağıya çekiliyorsa, artık yalnızca ekonomiyi değil, adaletin kendisini konuşmak zorundayız.
Ve belki de en zor soruyu sormalıyız:
Devlet vergi toplarken vatandaşın cebini mi görüyor, yoksa vatandaşın hayatını mı?
Çünkü vergi sadece rakam değildir.
Vergi; çocuğun okul masrafıdır.
Emeklinin pazarıdır.
İşçinin kirasıdır.
Esnafın dükkânıdır.
Bir ailenin mutfağıdır.
Ve adaletli olmayan vergi sistemi, sonunda yalnızca parayı değil, insanın devlete olan inancını da vergilendirir.
Bir gün o inanç biterse…
Toplanan verginin hesabını yapmak kolaydır.
Ama kaybedilen güvenin hesabını hiçbir maliye tablosu gösteremez.