Özkan Öztürk
Türkiye'nin en kalabalık şehri İstanbul Çarşamba günü başlayan ve Perşembe günü de devam eden şiddetli yağmur sonrası yaşanan sel felaketinde adeta dünyaya rezil oldu...
Bir şehir düşünün… Yağmur yağınca yollar göle, metro istasyonları ve alt geçitler tuzağa, evler su kuyusuna dönüşüyor. Sel sularına kapılarak ölen ve kaybolan insanlar düşünün...
Peki, bu ülkenin insanı her sağanakta aynı korkuyu yaşamak zorunda mı?
İstanbul’da yaşanan sel felaketi bir kez daha acı bir gerçeği yüzümüze çarptı. Bu şehirde yağmur yalnızca gökyüzünden düşmüyor; insanların hayatına, evine, arabasına, ekmeğine ve umutlarına da düşüyor...
14 Ekim’de başlayan şiddetli yağışların ardından yüzlerce ev ve iş yeri su altında kaldı, araçlar sel sularına kapıldı, binlerce insan mahsur kaldı. En acısı da 3 insanın hayatını kaybetmesi oldu. Hayatını kaybedenlerden biri henüz 14 yaşında bir çocuktu... Elektrik akımı yüzünden hayattan koptu...
Bir çocuk daha hayatının baharında aramızdan ayrıldı. Bir aile evladının acısıyla baş başa kaldı. Şimdi soruyorum: Bir şehirde yağmur yağdığında insanlar can güvenliğinden endişe ediyorsa burada yalnızca hava durumunu mu konuşacağız?
Elbette hiçbir belediye gökten düşen yağmuru durduramaz. Ancak altyapıyı güçlendirmek, su tahliyesini sağlamak, riskli bölgeleri belirlemek, dere yataklarını korumak ve insanları önceden uyarmak yönetimlerin sorumluluğundadır...
Yağmuru durduramazsınız ama felaketin sonuçlarını hafifletmek için önlem almak zorundasınız!
Yıllardır büyüyen beton yığınları, daralan su yolları, plansız yapılaşma ve yetersiz altyapı iddiaları artık ciddi biçimde sorgulanmalıdır. İstanbul’un hangi bölgelerinde neden su baskınları yaşanıyor? Hangi önlemler zamanında alındı, hangileri alınmadı? Kamu kaynakları nereye harcandı? Riskli noktalar neden hâlâ insan hayatını tehdit ediyor?
Bu soruların cevabı verilmeden, her felaketten sonra birkaç açıklama yapıp hayatımıza kaldığımız yerden devam edemeyiz.
Üstelik mesele yalnızca bugünkü belediye yönetimi de değildir. İstanbul’u yıllar boyunca yöneten herkes, kendi dönemindeki kararlar ve sorumluluklar açısından şeffaf biçimde hesap vermelidir...
İnsanlar vergisini ödüyor. Evine, arabasına, işine yatırım yapıyor. Çocuğunu okula gönderiyor. Sabah evinden çıkarken akşam sağ salim dönmenin garantisini bile arar hâle geliyorsa burada durup düşünmek gerekir...
Bir şehrin büyüklüğü gökdelenlerinin yüksekliğiyle değil, insanlarının ne kadar güvende olduğuyla ölçülür.
Artık felaketin ardından görüntü paylaşma, birbirini suçlama ve unutma dönemini bitirelim. Bağımsız ve şeffaf incelemeler yapılsın. Altyapı ve dere yatakları bilimsel ölçütlerle denetlensin. Eksikler kamuoyuna açıklansın. Sorumluluğu bulunanlar, görevleri ve yetkileri çerçevesinde hesap versin.
Çünkü mesele yalnızca su basmış bir sokak, sürüklenmiş bir otomobil ya da zarar görmüş bir dükkân değildir. Mesele insan hayatıdır.
Ve insan hayatı, hiçbir siyasi hesaplaşmadan, hiçbir imar kararından, hiçbir rant tartışmasından daha değersiz değildir...
Unutmayalım: Yağmur doğanın gerçeğidir. Felakete dönüşen her sonucun önlenebilir olup olmadığı ise araştırılması gereken bir kamu sorumluluğudur.
Bir sonraki sağanakta aynı görüntüleri izleyip aynı acıları yaşamamak için bugün harekete geçmek zorundayız.
Çünkü ihmalin bedelini bazen bir otomobil değil, bir insan hayatı öder...