Özkan Öztürk
Ülkemizde son yıllarda toplumun geneline bakarsanız şayet herkeste mutsuzluk hakim...
Kimse mutlu değil artık... Kimsenin yüzü gülmüyor... Herkesin neşesi kayboldu...
İnsanlar ne yazık ki mutluluğu sosyal medyada arar hale geldi...
Paylaştığı bir video ve fotoğrafın beğenilmesi ile mutlu olma peşinde kimisi...
Kimisi de aldığı son model pahalı bir telefon ile, kimisi de sıfır bir otomobil ile mutlu olmaya çalışıyor...
Aslında insan eşyalar ile mutlu olmaz... Mesela çok sevdiğiniz birisiyle geçireceğiniz zaman sizi mutlu edebilir...
Çok sevdiğiniz bir şarkıyı dinlerken, veya beğendiğiniz bir filmi izlemekten mutlu olabilirsiniz...
Güneşin batışını izlemekten, dere kenarında çimlerin üstüne yatarak gökyüzünü izlemekten mutlu olabilirsiniz...
Aslında ufak şeylerden mutlu olmaya çalışmalı insan...
Mutsuzluk bazen insanın içine sessizce yerleşen uzun bir kış mevsimi gibidir...
Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünür; insanlar konuşur, şehirler hareket eder, hayat devam eder...
Ama insanın içinde eksik kalan bir şey vardır. Sanki kalbin bir köşesinde sürekli yankılanan görünmez bir boşluk gibi…
İnsan çoğu zaman mutsuzluğunu yüksek sesle anlatamaz. Çünkü bazı duyguların kelimesi yoktur...
Bir yorgunluk çöker insanın ruhuna; ne uyumak geçirir onu ne de kalabalıklar. En çok da gece hissedilir mutsuzluk.
Mutsuzluk bazen kaybettiklerimizin ardından büyür...
Bazen hiç sahip olamadıklarımız yüzünden… Kimi insan geçmişe takılı kalır, kimi geleceğin belirsizliğinde kaybolur. Ve insan fark eder ki; en ağır yük, omuzlarda taşınan değil, kalpte biriken yükmüş...
Mutsuzluk bazen insanı kırar ama aynı zamanda olgunlaştırır da...
Belki de hayat tamamen mutlu olmak değildir. Bazen biraz eksik, biraz yaralı, biraz da yalnız hissederek yaşamayı öğrenmektir...
Çünkü en uzun gecelerin bile sonunda bir sabah vardır...
Ve belki bir gün, insan dönüp geçmişine baktığında şunu anlar: Onu değiştiren şey mutlulukları değil, sessizce içinde taşıdığı mutsuzlukları olmuş...