Özkan Öztürk
Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte toplumda sosyal çürüme hız kazandı...
Bugün sokaklarda yürürken, metrolarda birbirimizin yüzüne bakmadan seyahat ederken ya da ekranların başında saatlerimizi tüketirken gözden kaçırdığımız, daha doğrusu kaçırmak istediğimiz derin bir kırılma var; sosyal çürüme...
Bu kavram, genellikle büyük krizler, savaşlar veya ekonomik çöküntüler döneminde anımsanır. Oysa gerçek çürüme, gürültülü patlamalarla değil; gündelik hayatın sıradanlaşan detaylarında, ahlaki pusulamızın sessizce ve yavaşça bozulmasıyla başlar.
Bir toplumun sağlığı, yazılı kanunlardan ziyade, yazılı olmayan "ortak vicdan" kurallarıyla ölçülür. Trafikte sabırsızlıkla korna çalan öfkeli sürücüden tutun da komşusunun adını dahi bilmeyen apartman sakinlerine, dijital dünyada birbirini linç etmek için fırsat kollayan kitlelerden hakikati değil işine gelen yalanı savunanlara kadar geniş bir yelpazede bu çürümenin izlerini sürüyoruz. Her bireyin kendi "ben" adacığında krallığını ilan ettiği, "bizi" ayakta tutan bağların ipil ipil söküldüğü bir dönemden geçiyoruz.
Örneğin genç bir çocuk silahla okul basıp yaşıtlarını öldürüp yaralıyor, sokak ortasında bir kadın vahşice katlediliyor, otel yangınında insanlar ölüyor, bu arada vicdanlar da ölüyor... Kimsenin bu yaşananlar umurunda değil...
Bunun en acı yansıması, başkalarının acısına karşı gösterdiğimiz o devasa kayıtsızlık. Artık haberlerde gördüğümüz trajediler birkaç saniyelik birer kaydırma (scroll) hareketinden ibaret. Empati yeteneğimizi dijital ekranların soğukluğuna kurban ettik. "Bana dokunmayan yılan bin yaşasın" felsefesi, modern dünyanın en tehlikeli virüsü hâline geldi. Oysa unutuyoruz ki komşusunun yangınına ses çıkarmayan herkes, bir gün kendi evi tutuştuğunda yalnız kalmaya mahkûmdur.
Bir toplum aslında bir günde çürümez. Önce vicdanlar susar, ahlak bozulur, sonra utanma duygusu kaybolur, en sonunda da kötülük sıradanlaşır ve normalleşir...
İşte asıl felaket, tam da o gün başlar.
Bugün öyle bir zamandayız ki dürüstlük saflık, merhamet zayıflık, vefa ise enayilik sayılıyor...
İnsanlar iyi oldukları için değil, işlerine yaradıkları sürece değer görüyor. Menfaat bitince dostluk ve arkadaşlık da bitiyor, çıkar sona erince hatıralar bir kalemde çöpe atılıyor.
Yalan söyleyen kendini zeki, başkasının hakkını yiyen kendini kurnaz, güçsüzü ezen kendini güçlü sanıyor. Üstelik bütün bunları yaparken bir de ahlaktan, adaletten ve insanlıktan söz ediyoruz...
Ne büyük bir çelişki!
Asıl çürüme, kötülük yapanların çoğalması değil; iyilik yapanların kendini savunmak zorunda kalmasıdır aslında...
Bir zamanlar insanlar sözünün arkasında dururdu. Şimdi sözler kolay, sadakat pahalı, güven ise neredeyse lüks oldu. Herkes saygı ve sevgi bekliyor ama kimse sevgi ile saygı göstermiyor.
Herkes adalet istiyor ama adalet yalnızca kendi kapısına gelince hatırlanıyor.
Peki, suçlu kim?
Sadece yönetenler mi, sadece zenginler mi, sadece gençler mi, yoksa sürekli başkasını suçlayıp kendi aynasına bakmaktan kaçan bizler mi?
Sosyal çürüme, başkasının haksızlığına sessiz kaldığımızda; bir çıkar uğruna vicdanımızı susturduğumuzda; yanlış yapanı güçlü olduğu için alkışladığımızda büyüyor.
Unutmayalım: Bir toplumun çöküşü, binalarının yıkılmasıyla başlamaz. İnsanların birbirine olan güveni yıkıldığında başlar...
Ve en acısı şudur: Bir gün çocuklarımıza dürüst olmayı öğütleyeceğiz ama dürüst insanların nasıl kaybettiğini onlardan saklayamayacağız.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
Biz nasıl bir toplum olduk değil, bu toplumun bu hâle gelmesinde ben ne yaptım?
Çünkü çürümeyi herkes konuşur; ama kimse kendi payına düşen kokuyu duymak istemez.
Bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın mantığı yani...
Bir toplumun gerçek medeniyeti, ne kadar yükseldiğiyle değil, insanlığından ne kadarını koruyabildiğiyle ölçülür...